MİŞLİ GEÇMİŞ ZAMAN

Bir ömrün içinden geçtim sanıyordum, bir ihtimalin içinde oyalanmışım. Sen beni seviyormuşsun. Bunu şimdi geçmişin ağzından duyuyorum; sesin kadar tanıdık, senin kadar yabancı. Ne çok şey yaşamışım yaşadığımı sanarak. Bir bakışın altında yıllanmışım, bir dokunuşun kıyısında kendime ömür biçmişim. Sen sustukça ben tamamlamışım seni. Eksik bıraktığın her yere biraz inanç, biraz yarın, biraz da kendimden koymuşum. İnsan sevildiğini sanınca ne cömert oluyor kendine karşı; yarasını bile gül sanıp göğsünde taşıyor. Senin sevgin bende böyle durmuş işte: adı konmuş, ömrü konmamış. Şimdi ikimiz de geçmişiz. Sen benden geçmişsin, ben içimden geçirmişim seni. Aynı hatıranın içinde iki ayrı zaman tutmuşuz; sen çoktan susmuşsun, ben hâlâ ses vermişim. Bazen düşünüyorum, hangi sarılışında başladın gitmeye, hangi öpüşünde ben hâlâ vardım? Hangi “özledim” yalnızca ağzının alışkanlığıydı, hangi “kal” gecenin hatırı? Bilsem ne değişir. İnsan kandırıldığı yerden bir kez çıkar; inandığı yerde uzun süre kalırmış. Ben kalmışım. Sen beni seviyormuşsun, ben seni sevmişim. Aramızdaki bütün mesafe şimdi bu iki cümlenin içinde. Senin sevgin mişli geçmiş zaman. Benimki hâlâ geçmemiş zaman.