ZÂR-I SÜKÛT U NÂR-I VUSLAT

Ten kafesinde can mahbûs, ne çâre, bu ne haldir? Rûhum bir garip serâpâ, gurbet elde bî-mecâldir. Omuzumda kütle-i kahr, dil-i zârım pür-elem, Sükûtun perdesi örter, ne yapsın bu nâçâr kalem? Bî-huzûrudur bu hane, ne bir ferah, ne neşe, Rûh-i nâtat tîr-i yorgun, sığmaz oldu bu düşe. Fakat ey gönül, gam yeme; bu fâni rûzigâr geçer, Hâlık bilir çilemi, elbet bir gün rahmet seçer... Evlâdın tîr-i nigâhı sîneme saplandı derinden, Kim bilir kaç yara sızlar bu irâde bendinden? Sabr ile bu gönül âbâd, her elem bir imtihandır, Her meşakkat nâilinde nihâyet bir irşâddır... Hapsolmuşum bu tende, bî-tâkatim, bî-mecâlim, Kendimi kendi cânımda mahbûs görür bu hâlim. Ne bir duyan var sesimi, ne derman gezer yarda, Sükût’u YâR der; sabreyle, vuslat saklı bu nârda... Sükût'u YâR kaleminden...