şîre

Yerin karanlık rahminden göğe uzanan Yüzlerce kışın beyaz kefenini Yüzlerce yazın altın rengi dudaklarını taşıyan Bir şahitsin sen ulu çınar'ım... Tarihin loş dehlizlerinde kıvrılıp uyumuş köklerin Bulutların pamuk tarlalarında yıkanmış dalların... ... Şimdilerde gururla durduğun caddenin ıslak, kirli ahenginde bir gürültü kopuyor Zehirli kamçı gibi vuruyor gövdene dakikaların hızı Ve o hengamede kendi elleriyle yarattıkları demir tabutlar içinde yüzüyor insanlar Boyalı cilalı parlak metalden ama ruhsuz... İçlerinde Canlı cenazeler taşıyorlar Ve Biribirine uluyan yapraksız metalaşmış mahluklar... ​Her biri hızla tükenen soğuyan o umursuz cesetler Geleceğe doğru değil, sanki ağzından salyalar akıtan bir uçuruma doğru koşuyorlar. Yarışıyorlar... Yarışıyorlar senin her bahar yeşillemeni örnek almaksızın Nereye? Neden? Bilmezler. Sen Kaldırımda köklerini korumuş bu metal geçidine bakarken, Sabrın da büyüyor ​Gövdendeki her bir çatlak yazılmış en eski kitap... Belki Bir sevdalının çığlığı, belki bir bebeğin ilk ağlayışı,belki bir çocuğun salıncağı, bir devrin kapanışı belki de o ki düşmüş bitap... Onlar bu demir ve harçtan tabutların içinde ruhlarını çiğ çiğ yiyip bitirirken Sen devam ediyorsun toprağın türküsünü söylemeye Vuruyor kabuklarına ezeli mızrap... Değişmeyen tek tınısın der gibi ... ​