bâz-ı yâft
Mahallenin köşesinde, bakkalın önünde kısık sesle konuşuyordu kadınlar üstlerindeki hırkalar hep bir kaç kış önceden kalmış. Hayattandı kızgınlıkları soğuktan değil.. Ben ise dolaşıyorum evimizin az ilerisindeki çıkmaz sokakta Çocukluğumun o dar o her köşesi tanıdık sokağında... Koşmak, top oynamak hiçbir şeyi çözmüyordu bazı akşamüstlerinde Bir sıkıntı oturuyordu küçük bedenime hava kararınca. Adeta içime doğan kehanetin çarpık bacaklarıyla... Ömürlerinin yaralı öykülerini taşıyan yüzükler vardı kadınların parmaklarında Benim parmaklarımda ise tozlu irili ufaklı taşlar... Oynar dururduk Hanifeyle beş taş Yüz taş, bilmem kaç taş... Henüz yanmamıştı sokağın lambası Duruyordu iblis köşelerde Gölgesi sürekli uzayan bir koca heyula... Sobanın dumanıyla beraber odama doluyordu dişlerindeki tortusu Ve de korkusu... Annemin eski elbisesini giymiş gibi büyük geleceğini hissediyordum hayatın... İçinde kayboluyordum... Oysa biz o sıralarda bahçede saklambaç oynuyorduk Akşam ezanına kadar süren tatlı telaşla Önüm arkam sağım solum ebe saklanmayan sobe çığlıkları arasında Her sobe sesinde içimize kaçışan bir sevinçti yaşadığımız... Sonra seyyar satıcının Taze soğan taze patates yeni mahsul ablaa diye bağıran tok sesi, sokağın sessizliğini yırtıp geçiyordu ısıtıyordu içimizi... Bir tencere sıcaklığa, bir tabak huzura sığınmak istiyordu çocuk kalbimiz İblisin gölgesinden kaçmak istercesine... Bir gün Aniden İstop dedi biri, durdu oyun... Bitti oyun... Çocukluğum kaldı mahallede... ....... Yıllar sonra huzur tuttu ellerimden Ben de tuttum ellerinden kaldırdım çocukluğumu Kaldığı mahalleden...