Eşiğin Hafızası
Kimi gelişlerin sevinci, kimi gidişlerin hüznü… Boyası dökük, pervazı yorgun, yılların suskun bekçisi, kapı eşiği. Bir gün, elleri kınalı bir kız geçti üzerinden. Ardında, anne kokulu bir dua, önünde bilinmez bir ömre gebe. Sonra beşikler geçti eşikten. gece ağlamaları, sabah telaşlarına sirayet eden masum süt kokusu… Çocukların yaş alışının, annenin saçına düşen kışın, babanın artan yükünün tanığı. Yankılanan sözlerin, gecikmiş özürlerin suskun tokmağı. Yıllar eskir, yollar eskir, kanatlanan kuşlar aşiyan edinir. Bir gün; Nefesleri hedef alan bir musibet geçti eşikten, vedasız... apansız... gözleri ıslak bir yaprak düştü takvimden. Kapı önünde ayakkabı, içeride terlik kaldı. Dönmeyen adımlardan anlamıştı eşik, bir çift ayağın eksildiğini. Sevinçle yas arasında ince bir menteşe… Bazen bir beşiğin gelişinin, bazen dört omuzda gidişin, nice ayak izlerinin sessiz tutanağı. Gün siyah pelerinini takıp karartınca eşiği, duvarlara yansır eksiğin silueti. Elinin kınasıyla girdiği evde, kadın mı olmuştu? Yoksa; çocuklarıyla büyüyen bir kız çocuğu muydu hâlâ? Ya kalbinin eşiği? Oraya dokunanların candaki izleri. Biraz aralasan perdeyi, densizler sızar içeri. Bu yüzden havada kalır eşiğe uzanan eller. Bu yüzden yalnızdır şiirler. Çarpıp gitmeye benzemez ki, çelik gibi, ağırdır gönül mabedinin vebali. En kuytu odasında yıllarca kilitli kalır suskular. Eşiğinde bekler durur da, kendi içine açılan kapıdan geçmeye sakınır insan. Ta ki bir gün… tanıdık bir tıkırtı duyana kadar. Bir bakarsın yıllarca kapalı tuttuğun hâlin oturmuş, bekliyor orda seni. Yaklaşırsın usulca, tüm söyleyemediklerini dinlersin kendi sesinden. Ve; geçersin yine bir eşikten. Bazı kapılar dışarı çıkmak için değil, özüne dönmek içindir belki. yeniden inşaa edip kendini, gömersin tutuklu cesedini. Eşiğin de bir hafızası vardı. İçinde kalanlardan çok, ardından bakılanlarla dolu. Ve eşik, Zaman dişlisinde tüm vedaları birbirine bağladı.