Bakıyorum da Dünyaya Hiç Kimsem Yok...
Bakıyorum da dünyaya, hiç kimsem yok… Yandım anam; hasretten, hüzünden, içimde büyüttüğüm dertten… Anam niye doğurdun ki beni? Sonra susuyorum. Çünkü biliyorum; annemin suçu değil benim bu kadar kırılgan doğmam. Belki hayatın bana biçtiği bir sınav... Belki de ben, herkesin kolayca geçtiği yollarda kalbimi bıraka bıraka yürüdüm. Ne çok insan geçti hayatımdan… Kimi bir selam kadar kısa kaldı, kimi yıllarca içimde yaşadı. Ben herkese kendimden bir parça verdim de nedense kendime dönecek bir parça bulamadım. Bir omuz aradım, Başımı koyup hiçbir şey anlatmadan susabileceğim… Bir ses aradım, “Buradayım.” desin diye. Bir el aradım, düştüğümde kaldırmak için değil, düşmekten korktuğumda elimden tutmak için… Ama olmadı. Hep güçlü sandılar beni. Oysa güçlü olmak, kırılmamak değildi. Ben kırıldım… Hem de kimsenin duymadığı yerlerimden. Geceleri herkes kendi uykusuna çekildiğinde ben içimdeki kalabalıkla baş başa kaldım. Biriktirdiğim özlemleri, söyleyemediğim sözleri, yarım kalan vedaları tek tek yokladım. Ve bazen kendi kendime sordum: “İnsan bu kadar sever de neden bu kadar yalnız kalır?” Cevabını bulamadım. Herkesin yarasını sararken kendi yarama dokunamadım. Yine de içimde küçücük bir çocuk var. Hâlâ bir gün birinin gelip “Artık yorulmana gerek yok.” demesini bekleyen… Hâlâ sevgiyi hak etmek için çırpınmak gerekmediğine inanmak isteyen… Ben o çocuğu susturmadım. Bütün bu hasrete, hüzne ve derde rağmen hayata hâlâ kızgın değilim. Sadece çok yoruldum. Belki de “Hiç kimsem yok.” dediğim yerde kendim varım. Ben hâlâ buradayım. Kalbim yorgun, Ruhum kırgın, Gözlerim biraz uzaklara dalgın…