Güz Yanığı

Karanlık, dev bir tül gibi sardı göğü, kanat çırparken unutulmuş melek gibi, susuz bir kehanetin buğusunu çektim içime, çölde çatlamış ayna gibiydim bilmediğim duygunun, kuyusuna eğildim. belki de varoluşun en eski sezgisiydi bu göle atılan taşların yankısı gibi, kurak bir suyun son duası... Sır gibi süzüldüm zamanın kıvrımlarında; sörf yaptım, tenime ışıldayan gecenin damarında görünmez bir pusulanın iğnesini batırdım kalbime. gökyüzündeki yıldız tozunu sürdüm güz yanığı yaralarıma bu gece. Ay kanadı; öksüz bir tılsım vardı. geceyi kavuran keşişleme, kırık zamanlardan esen bir uğultuyla kulağıma aşk fısıldadı. karanlık ormanda kaybolmuş bir çocuk gibi ürperdim, dallar arasında asılı duran eski bir çan gibi çınladım bu gece... Hani derler ya kanlı ay uğursuzdur; benim içinse yırtık kaderimin işaret fişeği oldu. sevebilir miydim başkasını? hiç öğrenmediğim bir şey bu; henüz söylenmemiş dua, ruhuma asılan göçmen bir sır, gecenin kanadına sürülen sessiz bir nida oldu gizlice. Kim bilir hayat belki sürprizlere gebedir, hangi yarım kalmış masalda henüz bilmediğim sabahlar doğurur kimbilir? hangi görünmez denizlere gümüşten köprüler kurardı? ve ben kayıp mevsimler gibi hangi ormanda yeşerir, gökkubbenin altında yankılanan kadim bir şarkı olurdum yeniden, göğün kemerinde asılı kaldım öylece... Yıldızlar sellektör yapıp durdu gözüme, ay gülümsedi gümüş dişleriyle. belki yarın, kanlı ay gidince gökyüzünden zaman ve kaderin müziği çalar aynı notadan; parlak bir yıldız gibi gelip konar saçlarıma aşk, adıma şiirler yazar sevgili. karanlık, korkulacak bir şey değildir belki..