Camdaki Eylül
Yağmur, pencerenin yüzünde ağır ağır çoğalırken odanın içi eski bir şarkının susmuş yerine benziyordu. Bir süre hiçbir şey yazmadım. Dışarıda geçen otobüsün sesi masadaki suskunluğu ikiye böldü. İnsan bazen birini değil, onun yanındayken olduğu kişiyi özlüyor; bunu en geç sessizlik öğretiyor. Şimdi lambayı söndürmüyorum; belki yolunu kaybeden bir cümle bu ışığı görür. Belki dönen olmaz ama bekleyen kalp, kendine bir sandalye çeker. Gece biraz daha ilerledi. Pencerenin önündeki sandalye, oturulmayan bütün akşamların şeklini taşıdı. Sokağın öbür ucunda bir kapı kapandı; ses, taşların üzerinden geçip odama kadar geldi. O zaman anladım: uzaklık yalnız aramızdaki yol değildi, aynı hatırayı artık başka türlü anlatmamızdı. Yine de masayı toplamadım. Bir cümlenin geri dönmesi için boş bir yer bıraktım; belki sabah, suskunluğun içinden küçük ve sahici bir cevap çıkar. Çıkmazsa da ışık gelir, eşyaların adını yeniden söyler. İnsan bazen iyileşmeyi büyük bir değişim sanıyor; oysa perdeyi açmak, suyu tazelemek, yarım kalan sayfaya yeniden bakmak da dönüşün kendisi.